DATÇA GEZİ NOTLARI... (1)

Ürer Konak Profil Resmi
Ürer Konak

Datça... Ülkemin güneybatısında deveboynu gibi uzanan yarımada. Eski adı “Reşadiye” olan dağlık ve yemyeşil bir yarımada... 10-12 yıl kadar önce ilk kez görmüştüm. Ancak fazla kalamamış,  yeterince göreme miş, tanıyamamış tım. Bu kez Anadolu Çağdaş Eğitim Vakfı’nın (ANAÇEV) düzenlediği geziyle tanıma fırsatı buldum. Değerli gönüllülerimiz ile (41 kişi) 15 Eylül gece 01.oo de yola çıktık.... Uzun bir yolculuktan sonra öğle saatlerinde kalacağımız PERİLİ BAY RESORT Oteline vardık. Odalarımıza yerleş tik. Kaldığımız yer değişik bir mimarisi olan, yeni DATÇA’nın tam karşısına düşüyor... Önünde küçük bir kaç ada var... Hemen sahilin kenarında, nefis bir kumsalı, tertemiz denizi olan, koru naklı ve yeşillikler içinde bir yer... Herşey dahil, yemekleri, tatlıları ve hizmeti ile bizden on numara aldı. 
Amasya cografyası STRABON (coğrafya cıların atası olarak tanınır) Datça için şöyle diyor. “Tanrı çok sevdiği kulunun uzun ömürlü olmasını isterse, Datça’ya gönderir” Ünlü ozanımız CAN YÜCEL bu yarımada için “Anadolu’nun uzak zürafası”der. Gerçekten de öyle.... Upuzun, adeta elin iki parmağı gibi uzanan bu yarımada mız 70 km. uzunluğunda... Hele BALIKAŞIRAN denilen yerinde 800 m. ye kadar daralır. Sanki yarımada koptu kopacak gibidir... Sol tarafı EGE DENİZİ, sağ tarafı AKDENİZ’dir. Ege ile Akdeniz’in birleştiği ve ayrıldığı yerdir DATÇA’.... 
Eski çağlarda cüzzamlı hristiyanları bir gemiyle yarımadaya getirip bırakırlarmış.. Sonradan gelip baktıklarında bu insanların sağlıkla yaşadıklarını görürlermiş... Gerçekten de öyle. Tertemiz bir hava, yemyeşil çam ormanları, yabani zeytinler, makiler ve bademlikleriyle yaşanılacak bir yer... Mis gibi denizi, iyot kokan havasıyla bir doğa harikası. 
Yarımada da ilk yerleşenler Anadolu’nun yerli halkından olan KARİA’lılar. Yaklaşık günümüzden 4000 yıl öncesinde buraya yerleşmişler... Sonradan MİKEN‘ler, DOR’lar, PERS’ler, Büyük İSKENDER, RODOS’lular, ROMALI’lar, BİZANS’lılar ve bizim TURGUT REİS’i yetiştiren MENTEŞ BEYLİĞİ ve OSMANLI’lar yerleşir. 1909 yılında V. Mehmet REŞAT’ın adı verilir, olur REŞADİYE... 
Yöre halkı tarafından BÜK diye isimlendirilen koylar yarımadayı sanki bir dantel gibi süslemekte... Bir kısmına yalnızca deniz yoluyla ulaşabilen, ancak günümüzde çoğunluğuna kara yoluyla da ulaşabilen 50 den fazla bük bulunmakta. Büklerden bazıları çok ünlü. HAYATBÜKÜ, DOMUZ ÇUKURU, OVABÜKÜ, PALAMUT BÜKÜ; AKVARYUM bunlardan bazıları... Her gelen turist gruplarına burada isimlerini saydığım bükler korsan gemilerine benzeyen yatlarla geziler düzenleniyor DATÇA’dan... Biz de grup olarak isimlerini yazdığım bükleri o yatlardan biriyle gezdik... Hepsi birbirinden güzel koylar... Dibi görülen tertemiz bir deniz, iri taneli kumları olan yerler... Büklerin bazılarının ardından köyler var... İyi tarafı henüz yüksek katlı oteller, apartmanlar yok. İki veya üç katlı evler ve oteller var... Yörenin mimarisine uygun... İnşallah ileriki günlerde bozulmaz bu cennet köşeler ve bükler... Özellikle AKVARYUM BÜK’ü harika... Adı gibi gerçekten küçük bir bük... Masmavi, yeşille karışık renk li... Tertemiz bir denizi var. Tüm turlar burada demirleyerek konuklarına yüzme olanağı sunuyorlar. 
Yat turları kişi başına 50-60 lira kadar. Uzun bir ge zinti olduğu için yemek olarak balık, salata ve makarnadan oluşan yemekte veriliyor. İyot kokulu deniz havası, yüzme insanı gençleştiriyor sanki... 
Bir başka günümüzde ünlü ozanımızın yaşadığı, her mısrasında doyasıya anlattığı “Mekanın Datça olsun” dediği eski DATÇA’yı gezdik... Tek ya da iki katlı tamamı taştan yapılmış, bahçele rinde begonvillerin, sarmaşıkların, rengarenk çiçeklerin, badem ve zeytin ağaçlarının, sokak ları arnavut kaldırımlarıyla kaplı, kapılarının önünde, evlerinin önlerinde saksılar dolusu çiçeklerin olduğu yani tarih kokan daracık sokaklı ESKİ DATÇA’yı gezdik uzun süre... Can Yücel’in evini de gördük. Ama içimiz sızladı. Bakımsızlıktan bahçesini yaban otları bürümüş. Ev bakımsız. Kimse yaşamıyor bizim gezdiğimiz zamanda... Kapısı eskimiş... Bir resmi var Can Yücel’in kapı üzerine yapıştırılmış... Solmuş, kopmuş, yıpranmış... İlgi gösterilmemiş,  adeta kaderine terkedilmiş... Halbuki o CAN YÜCEL’ki VASİYETİM dediği şiirinde şöyle seslenir: 

Beni kuzum Datça’ya gömün.
Geçin Ankara’yı İstanbul’u!
Oralar ağzına kadar dolu
Alabildiğine de pahalı
Örneğin Zincirlikuyu’da
Bir mezar 750 milyona 
Burası nispeten ucuzluk
Ortada kalma tehlikesi de yok...
Hayır dua da istemez
Dediğim gibi beni Datça’ya gömün.
Şu deniz gören mezarlığın orda 
Gömü sanıp deşerlerse karışmam ama!
Devamı yarın...