17 Nisan Köy Enstitüleri

Erhan İzgi Profil Resmi
Erhan İzgi

Ulusal Kurtuluş Savaşından sonra kurulan genç Türkiye Cumhuriyeti, öncelikle halkının bilinç düzeyini yükseltmeyi amaç edindi. Çünkü cumhuriyetin ilk yıllarında halkın % 7’si okuma yazma biliyor, % 93’ü bilmiyordu. Nüfusun büyük bir kısmı köylerde yaşıyor ve geçimini tarımdan sağlıyordu. İşte bu köylü kitlesini eğitmek ve aydınlığa kavuşturmak gerekliydi.

 

Atatürk devrimlerinin özünde halkçılık, çağdaşlık ve ulusal bağımsızlık yatmaktaydı. Bu felsefenin işlerlik kazanması için Cumhuriyet yönetimi köylüyü yani halkı kucaklamalıydı.

Ancak bu dönemde eğitilmiş insan sayımız öylesine azdı ki parmakla sayılacak kadardı.

 

İl ve ilçelerde halk evleri, köylerde halk odaları açılarak işe başlandı. Bunlar yeterli değildi,

Millet mektepleri devreye sokuldu. Amaç, ülkede okuma yazma bilmeyen kalmamalıydı. Bu alanda emekleri geçen Mustafa Necati’yi, Saffet Arıkan’ı, Hasan Ali Yücel’i ve Tonguç’u saygı ve rahmetle anıyorum.

 

Eğitim çalışmaları durmadan ilerliyordu. Eğitim imecesi bütün aydınları, yurtseverleri sarmıştı. İsmet İnönü bu aşamada büyük destek sağlıyordu. Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç önderliğinde sürdürülen eğitim seferberliği büyük ivme kazanıyordu. Geceli gündüzlü durmaksızın bir çalışma sürüyordu. Köylü lakaplı Tonguç bu çalışmaya hayatı pahasına gönül vermişti. Türk toplumuna has bir eğitim sistemi kurmanın peşindeydi.

Yanında dostu Sabahattin Eyuboğlu da vardı. Aydınlar bir dayanışma içindeydiler. Pek çok proje üretiliyordu; sonunda askerliğini çavuş ve onbaşı olarak yapanlardan yararlanma yoluna gidildi. Bunlara eğitmen adı verildi, 6 aylık bir eğitimden geçirilerek köylere gönderildi. İyi sonuçlar alınıyordu. Asıl proje  “Köy Enstitüleri” projesiydi. Alt yapı çalışmaları tamamlanmak üzereydi.

Bu okulları, öğretmen ve öğrenciler kendileri yapacak, devlete külfet yaratmayacaklardı. Köylü çocukları alınacak, bu çocuklar eğitilip tekrar köylere gönderilecekti. 17 Nisan 1940 ‘ta çıkarılan bir yasayla okullar resmen kurulmuş oldu.

 

Zamanla Türkiye’nin 21 bölgesinde ortaçağın karanlığını aydınlığa dönüştüren bir ateş yakıldı. Köylüye hem okuma yazma hem de pek çok sanat öğretiliyordu. Köylülere demircilik, marangozluk, ustalık, tarım, hayvancılık vb. konularda destek sağlanıyordu. Kısa zamanda bu okullar köylünün gözbebeği oldu. Cumhuriyet Türkiye’sinde bir kalkınma, çağdaşlaşma hamlesi başlamıştı. Köylümüz mutluydu ve yüzü gülüyordu; Atatürk’ün istediği gibi milletin efendisi olmaya başlamıştı.

 

Ülkede bu gelişmeler birilerini tedirgin etti. Toprak sahipleri ve bazı politikacılar huzursuz olmaya başladı. Çıkarları bozuluyor, nüfuzları yok oluyordu. Bir an önce bunun önüne geçilmeliydi.

Bu okulları ve öğretmenleri kötülemeye, bunlara iftira atmaya başladılar. Bu okullarda yetişen öğrencilere ve öğretmenlere dinsiz, komünist ve namussuz demekten kendilerini alamadılar. Söylenenlerin hiçbiri gerçek değildi.

1946 seçimlerinde CHP oy kaybetti. Partinin sağ kanadı yönetime egemendi. R. Peker, Ş. Sirer muhalif grupla işbirliğine gitti. Bu okulların kapatılması konusunda ilk adımlar atıldı. İsmet İnönü gelişen olayları önleyemedi.

Tonguç görevden alındı, ardından bu okulların yönetici ve öğretmenleri değiştirildi.1947 de çıkarılan bir yasayla köylerde görev yapan enstitülü öğretmenlerin kurumlarıyla ilişkileri kesildi. 1947-1948 eğitim –öğretim yılında Yüksek köy enstitüleri kapatıldı.

 

DP 1950 ‘de iktidara geldiğinde işi kolaylaştı. Okulların önce adı değişti daha sonra çıkarılan bir yasayla 1954’te okullar resmen yok edildi. Köy ağaları muradına erdi.

 

Bu okullar bugün olsaydı: Köylünün yazgısı değişmiş, okuma yazma bilmeyen milyonlarca insanımız olmayacaktı. Düşünen, sorgulayan, üreten birey yetiştirecektik. Bizi aldatan, kandıran, sırtımızdan geçinen politikacılar olmayacaktı. Ulusumuz birilerine el açmayacak, milyarlarca dolar dış borcumuz olmayacaktı.

 

Ne yazık ki bu güzelim bahar çiçeklerini kendi ellerimizle kopardık! Ne kadar üzülsek boş!